Birinci Basamakta Ruh Sağlığı Hizmetleri

Ruh Sağlığı ve Hastalıkları (Psikiyatri) ile ilgili bilgiler, görseller, videolar ve daha fazlası.
Kullanıcı Avatarları
drachilles
Forum Üyesi
Forum Üyesi
Gönderi: 28
Kayıt: Pzt Mar 20, 2017 6:20 pm
Konum: ÇORUM
İlgi Alanları: Futbol,Müzik,Kitap,Eğitim
Kan Grubu: A Rh (+)
Burç: Başak
Takım: Beşiktaş
Memleket: Çorum
Yaşadığı Şehir: Çorum

Birinci Basamakta Ruh Sağlığı Hizmetleri

Gönder Gönderen drachilles » Cum Mar 31, 2017 1:27 pm

Tarih Boyunca beden sağlığı somut nitelikleri nedeni ile sürekli geliştirilmeye açık bir konu olmuş iken, ruh sağlığı sorunları üzerine yeterince eğilinmemiş ve hep geri planda kalmıştır. Buna ruh hastalarına karşı toplumun sergilediği tutum da (dışlanma, utanç) eklenince sorunlar gizlenmiş, tanı ve tedaviden yararlanamayan hastalar kronikleşmiş ve ağır evrelerinde ortaya çıkmışlardır. Bu durum gereksiz sayıda hizmet kullanımı, işgücü kaybı gibi nedenlerle topluma büyük yük getirmektedir. Dünya Sağlık Örgütü'ne göre, küresel düzeyde hastalık yükünün % 12.3'ünü ruh sağlığı sorunları oluşturmaktadır (who.int, Brundtland 2000).
Çeşitli çalışmalara göre, bu sorunlar birinci basamağa yapılan başvuruların % 15-40'ını oluşturmaktadır (geocities.com, Gruje 2002, Lecruiber 2001, Clarke ve ark. 2003, un.org.tr). Türkiye'deki saha araştırmalarında da ruh sağlığı bozukluklarının yaygınlığının % 20 dolayında olduğuna işaret edilmektedir (Küey ve Güleç 1987). Büyük çoğunluğunun birinci basamakta tanı konup, tedavi edilebildiği bu hastaların erken tanı ve tedavi hizmetlerinden yararlanması kolaylaştırılabilir. Bu kapsamda, toplumun ve birinci basamakta hizmet verenlerin eğitimi büyük bir önem taşımaktadır. Ruhsal bir hastalık, diğer bir ruhsal hastalığa ya da bedensel hastalıklara eşlik edebilmektedir.
Bu hastaların başvuru yerinin genellikle birinci basamak olması nedeni ile, hastalığı tanıma fırsatı, doğru tedavi ve izlem
yönünden pratisyen hekimin özel bir konumu vardır. Tüm dünya ile birlikte, Türkiye'de de ruh sağlığı hizmetlerinin birinci basamakta yeterli bir şekilde ele alınmasına yönelik çalışmalar sürmektedir. Bu kapsamda Sağlık Bakanlığı tarafından 1995 yılından bu yana çeşitli projeler yürütülmekte olup, 2005 yuna kadar ruh sağlığı hizmetlerinin sağlık ocağı hizmetlerine entegrasyonu hedeflenmektedir. Bu hedefe ulaşabilmek için mevcut sorunların ortaya konarak, çok yönlü yaklaşım sağlanması gereklidir.
Bu makalede, ruhsal sorunların toplumsal açıdan önemini, birinci basamak sağlık hizmetlerinde bu sorunların ele alınmasındaki eksiklikleri ve sorunları, son yıllarda hız kazanan mevcut aktiviteleri, ayrıca konu ile ilgili çözüm önerilerini kapsamlı olarak ele almak amaçlanmıştır.
Ruh Sağlığının Toplumsal Açıdan ve Birinci Basamak Sağlık Hizmetlerinde Önemi Ruhsal bozukluklar toplumda yaygın olarak görülmeleri, kronikleşme eğilimi göstermeleri, en az diyabet, hipertansiyon ve artrit gibi bedensel hastalıklar kadar yeti kaybı ile sonuçlanabilmeleri ve iş gücü-iş günü kayıplarına neden olmaları nedeniyle öncelikle ele alınması zorunlu hastalıklardandır (geocities.com, Gureje 2002, Lecruibery 2001). Dünya Sağlık Örgütü Atlas Projesi, ülkelerdeki ruh sağlığı sistemlerinin mevcut durumunu değerlendirmek amacıyla 2000–2001 yıllarında yürütülmüştür. Üye ülkelerin % 96,9’undan gönderilen soru formlarına yanıt alınmış ve genel olarak dünyadaki ruh sağlığı kaynakları hakkında önemli bilgiler edinilmiştir. Bu projenin sonuçlarına göre, bilgi sağlanan ülkelerin % 41'inde ruh sağlığı politikası yoktur, % 25'inde ruh sağlığı ile ilgili kayıt sistemi bulunmamaktadır. % 28'inde ruh sağlığına bütçe ayrılmamıştır, % 41'inde ciddi ruhsal sorunlara birinci basamakta tedavi verilmemektedir. Ruh sağlığı politikası mevcut olan ülkelerde programlar 1990–1995 yıllarında geliştirilmiştir.
Ülkelerin % 87'sinde birinci basamak düzeyinde ruh sağlığı hizmetleri mevcuttur, ciddi ruhsal hastalık tedavisini bu düzeyde veren ülkelerin oranı ise % 59'dur. Dünya nüfusunun % 70'lik bölümünde 100.000 kişiye bir psikiyatrist düşmektedir. Ancak bölgeler arasında ruh sağlığı çalışanları ve yatak sayıları yönünden büyük farklılıklar vardır. Bu projenin sonuçlarına göre tüm dünya üzerindeki hastalık yükünün % 12.3ünü ruhsal, nörolojik ve davranışsal bozukluklar oluşturmaktadır. Yine DSÖ verilerine göre şizofreni yıllık insidansı %1, ağır depresyon yaşam boyu prevalansı %10, anksiyete bozuklukları ve strese bağlı bozuklukların yaşam boyu prevalansı % 14,6 olup, 2020 yılına kadar major depresyonun yeti kaybı nedenleri arasında kalp hastalıklarının peşinden geleceği öngörülmektedir. İntihar oranı, alkol-madde kullanımı da oldukça yüksektir (geocities.com, Lecruibery 2001, Clarke 2003e). Türkiye'de ise, yürütülen çeşitli saha araştırmalarına göre, ruhsal bozuklukların yaygınlığı % 20 dolayında bildirilmiştir (Küey ve Güleç 1987). Toplumda görülme sıklığını araştıran bu çalışmalardan başka, birinci basamağa yapılan başvurular içinde bu hastalıkların oranını inceleyen çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Birinci basamağa başvuranlar arasında ruhsal bozukluklara sahip olanların oranı oldukça yüksek olup, bazı ülkelerde başvuranların % 15-40'ını oluşturmaktadır (unorg.tr). Bazı çalışmalarda, birinci basamak hekimlerine sürekli başvuran vakaların üçte birinden fazlasında, önemli düzeylerde psikolojik sıkıntı bulunduğu ve bu hastaların ancak % 15-25'ine spesifik olarak anksiyete ya da depresyon tanısı konabildiği gösterilmiştir (Ormel 2002).
En sık görülen ruhsal bozukluklar; duygu durum bozuklukları, demans, şizofreni, travma sonrası stres bozukluğu, epilepsi, anksiyete bozuklukları, madde ve alkol bağımlılığıdır. Alkol ve psikoaktif ilaç kullanımı ise bu hastalıkların peşinden getirdiği ek sorunlardır (Regier 1993).
Bu hastalıklar içinde, depresyonun birinci basamakta en yaygın görülen ruh sağlığı sorunu olması nedeniyle önemli bir yeri vardır. Ulusal sağlık hizmetleri için maliyeti oldukça yüksek bir hastalıktır. Depresyonun pratisyen hekimlere muayene için sık başvuruya, gereksiz laboratuar incelemesi ve şevklere, uzun süre işten ayrı kalmaya, düşük iş performansına neden olduğu gösterilmiştir. 1990 yılında İngiltere'de yapılan bir çalışmada, hastalık nedeni ile işe gidilemeyen günlerin % 17'sinin ruhsal nedenlerden kaynaklandığı saptanmıştır. Tüm bunlara karşın, majör depresyonun pratisyen hekimler tarafından tanınmasının % 50'ler düzeyinde olduğu gösterilmiştir (Akalın 2002). Başvuru sırasında genellikle somatik şikayetler ön planda ve ruhsal, fiziksel, aileye ilişkin yakınmalar iç içe bir tabloda hekimin karşısına çıkmaktadır. Bu hastalar psikiyatristlerden ziyade birinci
basamağa başvurduklarından tanı, tedavi ve izlemleri yönünden pratisyen hekimlerin toplumdaki bu bireyleri görme şansı daha yüksektir ve bu açıdan önemli bir konumları vardır. Ancak, hastaların birinci basamağa başvuru nedenlerinin en sık somatik şikayetler olmasından dolayı, daha çok bu semptomlara yönelik tedaviler almaktadırlar. Depresyonun araştırılması, tanı ve tedavisi pratisyen hekimler tarafından zor bulunmaktadır. Bu konuda saptanabilen nedenlerin hasta ile ilgili olanlarından başlıcaları; hastanın psikolojik semptomlarından ziyade somatik yakınmalarını dile getirmesi, somatik ve psikolojik yakınmaların birlikte ve içice görülmesi ve psikolojik tanılara eşlik eden damgalanmadır. Hekim açısından saptanabilen sorunlar; yetersiz görüşme ve tanı becerileri, yetersiz mezuniyet öncesi eğitim, yetersiz zaman, yeni bilgi kazanma güçlükleridir. Hizmet sunumu ile ilgili en önemli engellerin ise; ihtiyaç duyulan uzmanların desteğinde yetersizlik, birinci basamağa uygun tanı sisteminin yokluğu ve psikolojik görüşmelerin belgelenmemesi olduğu görülmektedir. Oysa depresyon, prognozu en iyi hastalıklardan olup, tanınıp tedavi edildiğinde ortalama 3–6 hafta içinde, hastaların çoğunda belirgin düzelme gözlenebilmektedir. Ülkemizde gerçekleştirilen alan çalışmalarının sonuçları göz önüne alındığında, depresyonla birlikte ortaya çıkan sosyoekonomik risk faktörlerinin başlıcaları; kadın olmak, 40 yaşın üzerinde olmak, dul kalmış olmak, çekirdek aileden gelmek ve düşük sosyoekonomik düzeye sahip olmaktır. Bu açılardan değerlendirildiğinde Türkiye'de, yıllar geçtikçe bu hastalıklar yönünden risk taşıyan grubun arttığı, dolayısıyla daha sık bu sorunlarla
yüz yüze gelineceğini söylemek mümkündür. Depresyonun hastalar ve toplum tarafından tedavi edilebilen bir hastalık olduğunun anlaşılması sağlanmalıdır.
Çünkü, depresyona yönelik tutumları saptamaya ilişkin çalışmalarda, halkın bilgisizliği ile bu hastalığın neredeyse normal bir yaşam biçimi olarak kabul edildiği ortaya çıkmıştır. Elbette bu tutum hastalığın kronikleşme riskini artırmakta, tedavi olanaklarını en başından kısıtlamaktadır (Soykan 2001, Akalın 2002, Güleç 1992).
Benzer şekilde, somatizasyon bozukluğu da birinci basamakta sık karşılaşılan ve uygun yaklaşım sergilendiğinde kolayca çözümlenebilirken, tersi durumda gereksiz girişimlerin uygulanması ile sonuçlanabilen bir ruhsal hastalık tablosudur. Sağlık kurumlarına sık olarak başvuran ve yakınmalarının nedeni açıklanamayan kişilerin psikososyal etkenler yönünden değerlendirilmesi, bu grup hastaların hizmet ihtiyaçlarını karşılamada etkili olacaktır. Araştırmalara göre birinci basamağa başvuranların yarısında psikososyal sorunlar vardır. Ancak, birinci basamak koşullarında görülen hastaların çok az bir kısmı psikiyatrik tanılar için gereken kriterleri karşılayabilirler. Kalan büyük çoğunluk ise, eşik altı belirtilere sahiptir ve psikiyatrik bakış açısından tanımlanamamış somatik çeşitlilik sergilerler. En sık somatoform olması olası yakınmalar; bayılma, menstrüel sorunlar; baş ağrısı, göğüs ağrısı, baş dönmesi ve palpitasyondur. Yakınma sayısı arttıkça, psikiyatrik bozukluk olasılığı belirgin olarak artar.
Dikkat çekici bir özellik de, bu hastaların sağlık hizmetlerini beklenenden fazla kullanmalarıdır. Tanı koyarken kapsamlı biyopsikososyal değerlendirme yapılmalıdır. Araştırma sırasında sosyal risk etmenleri, yaşam olayları ve yaşam tarzı değişiklikleri sorgulanmalıdır (Şahin 2001, Skapinakis 2003, Byrne 2003, Jyvasjarvi S 2001).
Anksiyete de, birinci basamak sağlık hizmetlerinde sık rastlanan ve hastalığın gidişinde pratisyen hekimin önemli etki yarattığı bir diğer hastalıktır. Bazı çalışmalarda, başvuranlar arasında % 8 sıklıkla saptanmıştır. Bu rakam genel populasyonda saptanan yıllık prevalanstan (% 1.9-5.1) daha fazladır. Anksiyete bozukluğu, kadınlarda ve 35 yaş üzerindekilerde (% 10) daha yüksektir. Anksiyeteye çeşitli tıbbi hastalıkların veya depresyon ya da diğer mental bozuklukların eşlik ettiği tablolar çoğunluktadır. Ancak, tek başına iken bile bu hastalık önemli yeti kaybı ve major depresyon gibi ciddi bir soruna neden olabilir. Birinci basamak düzeyinde tüm bu hastaların tanınabilmesinin yanı sıra, farmakolojik müdahalelerin ve bir o kadar da davranışsal müdahalelerin bilinmesi önemlidir (Ball ve ark. 2002, Wittchen 2002, Den Boer ve ark. 2002, Wileman ve ark. 2002, Uhlig ve ark. 2002).
Ruh Sağlığı Hizmetlerinin Birinci Basamağa Entegrasyonunda Sorunlar Ruh sağlığı hizmetlerinin birinci basamak sağlık hizmetlerine entegrasyonunda yaşanan sorunlar üç başlık altında toplanabilir.
1) Toplumun ruhsal sorunlara yaklaşımı,
2) Hekimlerin ruhsal sorunlara yaklaşımı ve eğitim eksiklikleri,
3) Ruh sağlığı konusundaki yasalarla ya da örgütlenme ile ilgili sorunlar
Geçtiğimiz yüzyılın sonlarına doğru dünyada sağlık hizmetlerinde farklı bir yaklaşım oluşmuştur. Bu yeni yaklaşımda laboratuvar testleri, görüntüleme yöntemleri ve farmakolojik tedaviler kadar, hastalığın kontrolünde, hastanın ve ailesinin rolü üzerinde durulmaktadır.
Biyopsikososyal yaklaşım olarak adlandırılan bu anlayışta, sadece biyolojik faktörler değil, ruhsal ve çevresel faktörler de göz önüne alınır. Bu yaklaşımın tedavi uygulaması ise klinik psikofizyoloji olarak adlandırılır. Klinik psikofizyoloji, birinci basamak sağlık hizmetlerinde rastlanan kronik ağrılar, hipertansiyon, uyku bozukluğu, dikkat bozukluğu gibi pek çok sorun için elverişli olabilir. Klinik psikofizyolojinin kullanımı temel gereksinimler, sağlık personelinin eğitimi, yeterliliği, birinci basamak hizmetlerine davranışsal tıbbi tedavi entegrasyonu ve sağlık hizmeti sunanların işbirliğidir (Nambi ve ark. 2002).
1) Toplumun Ruhsal Sorunlara Yaklaşımı:
Ruh sağlığında bozukluğu olanların damgalanması ve toplumdan yalıtımı, izole edilerek bakılmalarına veya sokaklara terk edilmelerine neden olmaktadır. Ruh sağlığı sorunu ile bir ailenin karşılaşmama olasılığı yok denecek kadar az olmasına rağmen, utanç ve korkunun yaygın olması profesyonel yardım almayı engellemektedir. Oysa çoğunlukla tedavi edilebilir hastalıklardır ve kişiler sağlıklı, topluma yararlı bireyler olarak yaşayabilirler. Dolayısıyla normal bir sağlık sorunu olarak kabul görmesi için toplumun eğitimi gerekmektedir. Bu yolla, çok sık karşılaşıldığı halde geri plana atılan bu sorunlar için yardım arayışı artacak, gizli tutmaya yönelten baskıların ortadan kalkması ile zamanında tanı ve tedavi olma şansı artacaktır.
2) Hekimlerin Ruhsal Sorunlara Yaklaşımı ve Eğitim Eksikliği: Ruh sağlığı hizmetlerinin birinci basamakta gerektiği gibi ilgi görmemesinde, pratisyen hekimlerin genel olarak psikiyatrik görüşme becerilerinde eksiklik olması ve bu uygulamaların iş yüklerini artırması nedeni ile isteksiz olmalarının rolü vardır. Hizmet verenler arasında bu konunun birinci basamakta yürütülemeyecek bir ihtisas dalı olduğu şeklindeki düşüncelerin temel nedeni, bu konuda mesleki ve hizmet içi eğitimlerin eksikliğidir. Tıp eğitiminde bu konuya yeterli ağırlık verilememektedir, ancak yapılan araştırmalara göre, mezuniyet sonrasında yürütülen eğitim programlarının, hekimlerin bu alanda tanı koyma ve tedavi verme yönünden kendilerine duydukları güvende, ruhsal hastalık tanısı koymada, bu hastalıklara tedavi verme ve doğru dozu önerme oranlarında artış sağladığı, sevk etme ve tedaviyi bilmeme oranlarının ise anlamlı ölçüde gerilediği görülmüştür (Clarke ve ark. 2003, Goldberg ve ark. 2002, Oral ve ark. 1994, Qureshi ve ark. 2001). Pratisyen hekimlerin doğru tanı oranı sadece Türkiye'de değil, dünyadaki pek çok ülkede düşüktür. Hastalarla en sık karşılaşan grubun pratisyen hekimler olduğu düşünülürse, ruh sağlığı uygulamalarının dünyanın birçok bölgesinde yetersiz kaldığı sonucuna varılabilir (Ormel ve ark. 2002, Ayrancı ve ark. 2002, Afana ve ark. 2002, Bijl ve ark. 2000). Birinci basamakta ruhsal bozuklukların tanınması ve prognozu hastalığın psikopatolojik niteliğine de bağlı olabilir. Çeşitli araştırmacılar, kolaylıkla tanınabilen, nispeten daha belirgin olan ve resmi psikiyatrik sınıflamaya uyan psikiyatrik bozuklukların bulunduğu bir grubun olduğunu belirtmişlerdir. Ancak, önemli bir ruhsal hastalık grubunun da pratisyen hekimler tarafından kolayca sınıflandırılamadığına da işaret etmişlerdir. Pek çok hastada belirtiler spesifik bir ruhsal bozukluğa ait ölçütlere uymayabilir ve birinci basamak hekiminin tanı koyma sorununu arttırabilir. Dolayısıyla mezuniyet öncesi dönemde bu konuda verilecek eğitim programlarında daha çok süre ayrılması, kapsamlı, ayrıntılı ve beceri kazandırmaya yönelik olması gerekmektedir. Mezuniyet sonrasında da, sürekli eğitim etkinlikleriyle konuyla ilgili bilgiler pekiştirilmeli ve geliştirilmelidir. Ayrıca uzman hekimler ile bağlantı ve bilgi alışverişi ortamı sağlanmalıdır.
Birinci basamak hekimlerinin bu konuda destek gereksinimi pek çok ülkede benzer şekilde tartışılmakta, ayrıca birinci basamakta bazı ölçeklerin kullanımının uygunluğu araştırılmaktadır(DSÖ Raporu 1998, Oral ve ark. 1994, Rosenberg ve ark. 2003, Hamiel ve ark. 2003).
3) Yasalar ve Örgütlenme ile İlgili Sorunlar:
Genel olarak tüm dünyada ruh sağlığı hizmetleri konusundaki sorunlar son yıllarda ortaya konmuştur. Çoğu ülkede, ruh sağlığı konusunda birinci basamak sağlık hizmetlerinde, ciddi ruhsal hastalıklarda daha belirgin olmak üzere, koruyucu ve tedavi edici bakım ya yoktur ya da yetersizdir. Genel olarak ruh sağlığı ile ilgili kayıt sistemi ve bu konuya özel bütçe tahsisi bulunmamaktadır.
İkinci ve üçüncü basamak sağlık hizmetleri düzeyinde de nicelik ve nitelik yönünden eksiklikler vardır. Tüm bunların ışığında Türkiye açısından ruh sağlığı hizmetlerinin birinci basamağa entegrasyonundaki sıkıntılar şu şekilde özetlenebilir:
* Türkiye'de ruh sağlığı sorunlarının gerçek prevalansı bilinmemektedir.
* Doğum ve erken çocukluk dönemi travmaları, göçler, ekonomik yetersizlikler, eğitim eksikliği gibi sık karşılaşılan risk etkenleri yeterince incelenmemiş ve bu konularda koruyucu önlemler yetersiz kalmıştır.
* Sektör ve disiplinler arası koordinasyon ve iletişimde eksiklik vardır.
* Hizmet kurumlarının nicelik ve nitelik yönünden yetersiz olması söz konusudur.
* Hemen hemen toplumun tüm kesimlerinin risk altında olduğu düşünülebileceği halde, toplumun ruh sağlığına bakışı olumsuzdur ve bir sağlık sorunu olarak kabul görmemektedir.
* Hizmetten yararlanmada talep düşüktür.
* Toplumun her kesimi hizmetlere ulaşamamaktadır.
* Ruh sağlığı hizmeti verecek personelin eğitimi eksiktir ve mezuniyet öncesi eğitim ülke ihtiyaçlarına cevap vermemektedir. Mezuniyet öncesi ruh sağlığı uzmanlık eğitimi ve mezuniyet sonrasında sürekli ve nitelikli eğitime gereksinim vardır.
* Ruh sağlığı yasası oluşturulmamıştır (Sağlık Bakanlığı 2001, Ruh Sağlığı Çalışma Grubu Raporu 1992).
Türkiye’de Mevcut Çalışmalar Türkiye'de ruh sağlığı hizmetleri sadece tedavi edici hekimlik boyutunda yürütülmektedir.
Dolayısıyla koruyucu ruh sağlığı ve rehabilitasyon hizmetleri yetersiz kalmaktadır. Sağlık Bakanlığı, 2020 yılına kadar halkın psikososyal iyilik durumunu geliştirmeyi, 2005 yılına kadar ruh sağlığı hizmetlerinin sağlık ocağı hizmetlerine entegrasyonunu tamamlamayı amaçlamaktadır. Anksiyete, depresyon, madde bağımlılığı, uyku düzensizliği ve somatizasyonunun % 20 azalması, intihar girişimlerinin artışının önlenmesi hedeflenmiştir. Bu amaçla, birinci basamakta çalışan hekimlerin psikiyatrik bozuklukları ayırt etmede eğitimi ve desteklenmesi, ebe ve hemşirelerin eğitimleri, toplumun ruh sağlığını genel sağlığın bir parçası olarak algılaması ve çekinilmemesi gerektiği bilincinin yaygınlaşması amaçlar arasındadır (Sağlık Bakanlığı 2001).
Türkiye'deki ruh sağlığı hizmetinde örgütlenme modeli; Sağlık Bakanlığında Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğüne bağlı Ruh Sağlığı Daire Başkanlığı; İl Sağlık Müdürlüklerinde ise Ruh Sağlığı Şube Müdürlükleri şeklindedir (Akdur 1998). Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü, ruh sağlığı hizmetlerinin birinci basamağa entegre edilmesini sağlamak amacıyla bir takım çalışmalar yürütmektedir. Türkiye Ruh Sağlığı Profili Araştırması 1996 yılında yürütülmüş olup, 3889 hanede 16550 kişiyle görüşülmüş ve sonuçlar yapılabilecek çalışmaları göstermek açısından önemli bir veri kaynağı oluşturmuştur. 1998 yılında bu araştırmanın son raporu yayınlanmıştır. 1996 yılında başlayan Temel Sağlık Hizmetleri Yoluyla Çocuğun Psikososyal Gelişiminin Desteklenmesi Projesi ise, gebelerin ve 0–6 yaş çocukların rutin izlemleri sırasında psikolojik ve sosyal gelişiminin değerlendirilmesini amaçlar. Birinci Basamak Sağlık Kurumlarında Toplum Ruh Sağlığını Korumaya Yönelik Hizmetlerin İyileştirilmesi Projesi de 2001 yılında başlatılmıştır ve ülke genelinde ruh sağlığı hizmetlerinin birinci basamağa entegre edilmesini amaçlamaktadır, ayrıca bir diğer proje olan Birinci Basamak Sağlık Hizmetlerinde Kronik Ruhsal Bozuklukların Tanı, Tedavi, izlem ve Rehabilitasyonu Projesi, özellikle kronik psikotik hastaların toplum içinde bakım, tedavi ve rehabilitasyona geçişini amaçlamaktadır. Tüm bu projeler kapsamında birinci basamakta çalışan sağlık personeli ve halka yönelik kitap, eğitim rehberi ve broşürler (Anne ve babalara yönelik çocuk psikososyal gelişimini değerlendirme el kitabı, pratisyen hekimlere yönelik birinci basamakta ruhsal bozuklukların tanı, tedavi, rehabilitasyonu için rehber) yayınlanmıştır (Sağlık Bakanlığı, T.S.H. Gn. Md. 2001).
2003 yılında başlatılan Ruh sağlığı Hizmetlerinin Birinci Basamak Sağlık Hizmetlerine Entegrasyonu Programı, birinci basamakta çalışan hekimlerin ruhsal bozukluklar konusunda eğitilmelerini ve ikinci basamağa sevk edilen hasta sayısını azaltmayı amaçlamaktadır.
Öneriler
Türkiye'de ruh sağlığının öneminin fark edilmesi, önerilerin doğrudan ruh sağlığı hizmetlerinin birinci basamak sağlık hizmetlerine entegrasyonu için gerekli çalışmaları kapsaması konusunda eksikliklerin ortaya konması ve bu hizmetlerin birinci basamak sağlık hizmetlerine entegre edilmek istenmesi olumlu bir gelişme olmuştur. Bu konuda halen sürdürülen önemli projelerde sorunun çözümünde önemli bir adım olarak değerlendirilebilir. Bu çalışmaları tek bir alanda değil, tüm sorunlara yönelik bütüncül bir yaklaşımla ve sürekli kılarak devam ettirmek gerekmektedir. Ruh sağlığı hizmetlerini ve bu hizmetlerin birinci basamağa yeterli ve nitelikli entegrasyonunu etkileyen sorunlar ele alındığında, bu sorunların çözümüne şu öneriler getirilebilir.
* Ruhsal sorunların ciddi bir sağlık sorunu olarak kabul edilmesi ve her hastalık için risk grupları değişmekle birlikte, hemen tüm toplum kesimlerinin özgül risk altında olduğunun düşünülmesi
* Birinci basamakta bu hizmetin nitelikli bir şekilde verilmesi
* Toplumun ruhsal sorunların önemi konusunda bilinçlendirilerek hizmete katılımının sağlanması
* Ruh sağlığı ile ilgili örgütlenmede yer alan birimlerin (Ruh Sağlığı Daire Başkanlığı ve Ruh Sağlığı Şube Müdürlükleri) güçlendirilmesi
* Genel sağlık eğitiminin ruhsal sağlık yönünden geliştirilmesi, tıp fakültelerinde mezuniyet öncesi eğitimlerde, hekimlerin birinci basamak sağlık hizmetlerinde karşılaşılabilecek bu tür hastalarla görüşme becerilerini kazanmış, uygun tanı ve tedavi sağlayabilecek nitelikte yetiştirilmesi
* Ruh sağlığına ilişkin stratejilerin oluşturulması
* Ailelere ve çocuklara sağlık hizmeti sunanların, çeşitli düzeyde eğitim kurumları ve kitle iletişim araçları ile eğitimlerinin sağlanması
* Gençlerde ve çocuklarda sağlıklı davranışlar geliştirmek için çalışmalar yürütülmesi
* Diğer sağlık sorunu olanlarla tedavi ve rehabilitasyon açısından ruhsal sorunları olanların aynı haklara sahip olması
* Pratisyen hekimlerin gerekirse mezuniyet sonrasında eğitimi ve ikinci basamak tarafından desteklenmesi
* Sektörler arası işbirliğinin sağlanması
* Kreş, ilköğretim gibi her düzey eğitim kurumunda psikososyal izlem yapabilecek nitelikle personel yetiştirilmesi
* Toplumdaki bireylere sorunlarıyla başa çıkma becerisi kazandıracak eğitimler uygulanması
* Kronik ruhsal bozukluğu olan hastaların birinci basamak hizmetleri kapsamında evlerinde, kendi ortamlarında izlenmesi (Sağlık Bakanlığı 2001, Ruh Sağlığı Çalışma Grubu Raporu 1992).
Birinci basamak kendine mensup toplumun genel sağlığında olduğu gibi, onun bir parçası olan ruhsal sağlığını da koruma ve geliştirmede önemli bir konuma sahiptir. Gerek toplumun, gerek sağlık hizmeti sunanların ruh sağlığı konusuna yaklaşımının değiştirilmesi gerekmektedir.
Bu tür sorunlar ile başa çıkabilmede; kişilerin diğer sağlık sorunları gibi bu sorunları da olağan kabul ederek yardım aramaktan çekinmemesi ve hekimlerin bu kişilerin başvurularında kendilerini yeterli hissederek tanı, tedavi hizmetlerini rahatlıkla sunabilmesi en önemli konudur. Ancak, ruhsal sorunlar, sadece sağlık kurumlarının bir kademesinde değil, ailede, toplumda, iletişim organlarında, eğitim kurumlarında, işyerlerinde ve tüm sektörlerde hak ettiği önemi bulmak zorundadır. Gerçekçi bir çözüm ancak kapsamlı bir yaklaşımla ve koruyucu davranışların geliştirilmesiyle mümkündür.

Geri Dön

Kimler Çevrimiçi

Bu Forumu Görüntüleyen Kullanıcılar: CommonCrawl [Bot] ve 0 Misafir